Eserler

Sonsuz Nur

Sitedekiler

Şu anda 1 misafir bağlı

İstatistikler

Üyeler: 1
Haberler: 172
Web Linkleri: 0
Ziyaretçiler: 190970

İktibas

Allah Resûlü'nün, yarınları bugün gibi, hatta avucunun içi gibi görmesi, O'na has bir keyfiyetti. Hudeybiye'den çıkardığımız o büyük ders de işte budur. Allah Resûlü öyle yeni, taze düsturlar ortaya koymuştur ki, zamanın yaşlanıp değişmesine mukabil bu düsturlar hep taze kalmakta hatta daha gençleşmektedir. Allah Resûlü Allah tarafından bir kısım dinî disiplinler ve prensiplerle ortaya çıkmış ve kendi asrında bunları o asrın insanına tebliğ ve tâlim etmiştir. Onlar da bize kadar bu meseleleri ulaştırmışlardır. Bütün geçmişlerimizden Allah (cc) ebeden razı olsun! Bir kadirşinaslık ifadesi olarak bu mevzuda Kur'ân bize şunu tâlim eder:

Devamını oku...
 
Ana Sayfa
Bir Anlık İnsibağın Kahramanları Yazdır E-posta
Üye Değerlendirme: / 2
Kötüİyi 
Fethullah Gülen   
16.05.2006

1. İkrime (ra)

Mekke fethedilince, İkrime, firar etmiş ve neden sonra hanımı tarafından ikna edilerek gittiği yerden geri dönebilmişti. Allah Resûlü'nün bu en azılı düşmanı, Efendimizin huzuruna girince, İki Cihan Serveri, ona tebessüm etti ve: مرحباً بالراكب المهاجر dedi.[1] Bu söz onun gönlünü fethetmeye yetmişti. Kendi kendine söz verdi: Hem kendi hem de tek oğlu, Âmir, bu uğurda hırz-ı can edeceklerdi. Yermuk'ta kendi dakikalarını sayarken, bir aralık gelip dediler ki: "Oğlun Âmir şehit oldu." İkrime doğruldu. İhtimal Allah Resûlü temessül buyurmuşlardı ve: "Ya Resûlallah! Oğlumu da yolunda feda edeceğim diye Sana söz vermiştim. Râkib-i muhacir sözünde durdu mu?" dedi. Ebu Cehil'in oğlundan "Rakib-i Muhacir" çıkar mı? O "Her cephede Allah Resûlü'yle karşı karşıya gelen, O'nu öldürmeyi en büyük emel bilen"[2] insandan yani o zulmet insanından, o karanlıklar insanından, melekleri geride bırakacak bir "Râkib-i Muhacir" çıkar mı? Meğer çıkarmış.. ve çıktı da.

O ki, cahiliye devrinde zengin ve güçlü idi, zayıfları ezer ve onların yollarını keserdi. Zayıfın zaten hayat hakkı yoktu. Ve, hele kadınlar kat'iyen yaşama hakkına sahip değillerdi. Çocuklar bir hiç uğruna öldürülürlerdi. Fakir "benim de hakkım var" diyemezdi. Kanunlar vardı. Ve her zaman da olmuştu; ama bunlar acizlere ve zayıflara karşı kullanılırdı. (Günümüzde de öyle değil mi..?) İşte Allah Resûlü, alabildiğine vahşi, hak, adalet ve istikamet bilmeyen böyle bir cemaat içinden yeryüzünde adaleti temsil edecek melek misali insanlar çıkarıyordu.

2. Hz. Ömer (ra)

Ömer; işte şanlı halife, öyle bir devletin başında bulunmaktadır ki, topraklarının bir ucu Yemen'e ulaşmış diğer ucu da tâ Öküz Nehrindedir. Ve bir gün böyle bir devletin başındaki Hz. Ömer'in Ubey İbn Kâ'b'la arasında bir anlaşmazlık olur. Ubey: "Ey Allah'ın Peygamberinin halifesi haksızlık yapıyorsun." der. O da hâkime gidip murafaa olmayı teklif eder. Bu murafaada Zeyd İbn Sabit hâkimdir. O'nun evine giderler. Muhakeme orada görülecekdir. Medine'nin Kadısı, Halifenin içeriye girdiğini görünce, edep ifadesi olarak yanındaki minderi işaret eder ve: "Ya Emirel-Mü'minin şuraya oturun!" der. Kaşlarını çatan ve hiddetlenen koca Ömer, tarihin kulağına küpe olacak şu sözleri söyler: هذا أول جَوْرٍ جُرْتَ في حكمك "Daha şimdiden sen hükmünde ilk haksızlığı yaptın."[3]

Bütün ahlâk, kural ve disiplinlerini burada sıralamamız mümkün değildir. Zira yüzlerce ahlâk kuralı ve disiplini vardır. Ancak biz, bunlardan sadece birkaçına işaret edebildik. Eğer bütün ahlâk kuralları bir bir sıralanabilseydi, Allah Resûlü'nün insanüstü icraatı adına daha güçlü ipuçları elde etmek mümkün olurdu. Zira, o günün insanı, bilinen ne kadar ahlâk kuralı ve disiplini varsa, bütünüyle onların zıddıyla muttasıf idiler. İşte İki Cihan Serveri, hem onlardaki bu menfî huyları söküp attı, hem de müsbetiyle onları techiz edip donattı.

Allah Resûlü, terbiyecilikte de bir mu'cize gösterdi ve insanlığın terbiyesi adına bir kısım temel esaslar vaz' etti ki, bunlar kıyas ve benzetmelerle çoğaltılarak, derinleştirilerek, hem topyekün insanlığı hem de bütün zamanları kucaklayacak mahiyetteydi. Kanaat-i âcizanem, O'nun bu prensipler arkasındaki tasarı ve düşünce derinliklerini kavrayıp O'nun anlayışına ulaştığımız zaman, melekleri gıptaya sevk edecek seviyeyi kazanmış olacağız. Ne var ki, Hamîde Kutub'un da bir vesileyle ifade ettiği gibi biz henüz yoldayız. Hani, Hz. Mûsa, Allah (cc)'a şöyle bir taaccübünü ifade eder: "Ya Rabbi! Çok insanlar görüyorum ki, Senin yolunda yürürken ve Seni bulmuşken, birdenbire yol değiştiriyor ve başka istikamete gidiyorlar."

Cenâb-ı Hak ona kemâl-i hikmetle buyuruyor ki: "Ya Mûsa onlar kat'iyen Bana gelmedi, Beni bulamadı ve Bana ulaşamadılar. Onlar henüz yoldaki insanlardı ve yol değiştirdiler." (Allah (cc), yolda olup da takılıp kalmaktan ve takılıp kalıp da yol değiştirmekten bizleri muhafaza buyursun!) Evet, teminat altında değiliz. Kimse kimseye, azıp sapmayacağına dair teminat veremez...

Her şeyin dizgini Allah(cc)'ın elindedir.. her şeyin dizgini elinde olan Allah (cc), bizi istikametten ayırmasın! Göz açıp kapayıncaya kadar bizi nefsimizle baş başa bırakmasın! Allah (cc), bu necip, bu soylu, bu asil ve tarihte eşi-menendi gösterilemeyecek mübarek milleti, yine devletlerarası muvazenede yerini almaya muvaffak etsin!

Evet, bu millet tarihî yerini aldığı zaman, biz, ahlâk-ı İslâmiye ve ahlâk-ı Kur'âniye'yi daha seviyeli ve daha inandırıcı olarak anlatma imkân ve fırsatını bulacağız. İşte o zaman, insanlık, ütopyalarda aradığı şeylerin hem de asırlarca önce yaşanmış olduğunu görecek ve hayret edecektir. Biz şimdilerde Eflatun'un Cumhuriyeti'ni okuyor ve feylesofların, devleti nasıl idare ettiklerini öğrenmeye çalışıyoruz. Bırakın bunları, tarihde feylesofların aklının eremeyeceği şekilde devlet idare edildiği dönemler var. İşte bidayet-i İslâmiye ve işte şanlı Devlet-i Âliye! Göklerde melekler bir idare şekli kursalardı ancak o da bu kadar olabilirdi.

Ne var ki biz, İslâmiyeti o seviyeden anlatacağımız âna kadar, milletler kulaklarını kapatacak ve bizi dinlemeyeceklerdir. Belki bir ölçüde, Kur'ân'ın nurunun kendi gücüyle, sızıp, bazı vicdanlara çarpması neticesinde, bir kısım kimseler Müslüman olsalar da, gerçek patlama, bu şanlı, şerefli ve muhteşem milletin bu yüce hakikatı kendi kâmet-i kıymetine uygun temsiliyle gerçekleşecektir.

Geriye dönüyorum. Cahilî bir muhitte, cahilî bir topluluk içinde, cahilî âdetlerle kaynaya kaynaya pişmiş bir topluluk arasında Allah Resûlü, akıllara durgunluk veren muhteşem bir inkılâp meydana getiriyor. Ve bu inkılâp, bütün hayatı içine alacak şekilde gerçekleşiyor. Vakıa, insanlık tarihinde pek çok dâhi yetişmiştir.. ve bunlar belli sahalarda bir kısım değişiklikler yapabilmişlerdir. Ama münhasıran o sahaya mahsus kalmıştır. Meselâ; bir içtimaî dâhi yetiştirdiği nesilleri o mevzuda zirveye ulaştırmış ve devleştirmiştir. Ama iktisadî sahada onları güdük bırakmış, psikolojik sahada bir şey verememiş ve terbiye adına da fazla ileriye götürememiş ve hele ruh hesabına onlara hiçbir şey kazandıramamıştır. Meselâ; bir başka dâhi çıkmış, ülkenin iktisadiyatı adına bir inkılâp yapmış.. ve bir toplumu belli bir noktaya götürmüştür. Bu da onlara, içtimaiyat adına bir adım daha attıramamıştır. Nefsî kontrol, muhasebe ve murakabe adına hiçbir şey söyleyememiştir. Bir başkası başka sahada ve bir başkası da daha başka bir sahada.. hiçbiri bütün üniteleriyle en mükemmeli yakalayamamıştır. Ancak Hz. Muhammed (sav)'dir ki, hayatı bütün üniteleriyle kucaklamış, alıp zirvelere taşımış ve ona "ebed müddet" zirvelerde kalma garantisi vermiştir. Evet O, iktisatta zirvededir.. içtimâiyatta zirvededir.. harbiyede zirvededir.. nefis muhasebesinde zirvededir.. insanlara kendisini kabul ettirmesinde zirvededir.. dünya ve âhiret muvazenesi kurmada zirvededir.. eşya ve hâdiselere nüfûz etmede zirvededir.. varlığın ötesine nüfûz etmede zirvededir.. ve her şeyde zirvededir. Evet, Hz. Muhammed Mustafa'nın (sav) terbiyesinde insana ait hiçbir duygu güdük kalmamış, hiçbir şey ihmale uğramamış; aksine hepsi inkişaf ettirilmiş, hepsi geliştirilmiş ve insanlara, beş başı mâmûr olma yolları açılmış.. kader de yollarına su serpince, her sahada en kamil ve en mükemmel insanlar yetişmiştir.

 



[1] "Hoşgeldin hicret şerefiyle şerefyâb olan süvari!" Müstedrek, 3/241-243; İbn Hacer, el-İsâbe, 2/496; Mecmau'z-Zevâîd, 9/385
[2] Kenzü'l-Ummâl, 13/541; Beyhâkî, es-Sünenü'l-Kübrâ, 9/44
[3] Kenzü'l-Ummâl, 5/808

İlgili Yazılar:

 
< Önceki