Eserler

Sonsuz Nur

Sitedekiler

Şu anda 2 misafir bağlı

İstatistikler

Üyeler: 1
Haberler: 172
Web Linkleri: 0
Ziyaretçiler: 190987

İktibas

Allah Resûlü'nün, yarınları bugün gibi, hatta avucunun içi gibi görmesi, O'na has bir keyfiyetti. Hudeybiye'den çıkardığımız o büyük ders de işte budur. Allah Resûlü öyle yeni, taze düsturlar ortaya koymuştur ki, zamanın yaşlanıp değişmesine mukabil bu düsturlar hep taze kalmakta hatta daha gençleşmektedir. Allah Resûlü Allah tarafından bir kısım dinî disiplinler ve prensiplerle ortaya çıkmış ve kendi asrında bunları o asrın insanına tebliğ ve tâlim etmiştir. Onlar da bize kadar bu meseleleri ulaştırmışlardır. Bütün geçmişlerimizden Allah (cc) ebeden razı olsun! Bir kadirşinaslık ifadesi olarak bu mevzuda Kur'ân bize şunu tâlim eder:

Devamını oku...
 
Ana Sayfa
Diğer Gazveler Yazdır E-posta
Üye Değerlendirme: / 9
Kötüİyi 
Fethullah Gülen   
16.05.2006
Yazı İndeksi
Diğer Gazveler
1) Çıban Başı Hayber
2) Mu'te Destanı
3) Mekke'nin Fethine Doğru
4) ..Ve Huneyn Bâdiresi
5) Tebûk

Hudeybiye'yi, incelerken, Allah Resûlü'nün, üstün idareciliği faslında, müşkilleri nasıl çözdüğünü bir ölçüde tahlil etmiştik. Hudeybiye'de bir harp olması muhakkaktı. Ancak Allah Resûlü, kuvvet dengesi olmadığı bir yerde -ki karşı tarafta, on bin müsellâh (silâhlı) insan, başında Halidler, İkrimeler ve daha gözü dönmüş bir sürü insan.. beri tarafta da, sahâbenin rivayet ettiğine göre bin altı yüz silahsız insan.. sırtlarında ihram, umre düşüncesiyle oraya kadar gelmişler- Allah Resûlü, bir tek insanın burnunu kanatmadan -hezimet muhakkak olan böyle bir karşılaşmayı- Cenâb-ı Hakk'ın inâyet ve keremiyle zaferle ve muvaffakiyetle noktalamıştı.

Hudeybiye.. Hicret-i Seniyyenin tam altıncı senesi... Sıla hasreti sahâbenin içini yakıyor.. Bilâl-i Habeşî Mekkeli değildi. Habeşistan'dan gelmişti ama, Mekke'yle öylesine bütünleşmişti ki, Medine-i Münevvere'ye hicret edip, biraz da hummâyla hırpalanınca: "Ah Mekke! Acaba sana bir kere daha kavuşabilecek miyim? Ah Nur dağı! Seni bir daha seyredebilecek miyim?" diye yanıp inlemişti. Hz. Ebu Bekir gibi büyük bir irade bile, sarsılmış, kendisini Mekke'den atan ve uzaklaştıran insanlara bedduâ etmişti.[1] Aşağı-yukarı Dau's-sılâ herkesin içini yakıyordu. Yerin göbeği Mekke.. Onunla göbek bağı olanlar, yerin göbeğine ne zaman seyahat yapacaklarının rüyasını görüyorlardı. Altı sene geçmişti aradan, Kâbe'yi tavaf edememişlerdi. Oysa ki, Kâbe'yi, en son, onların babaları Hz. İbrahim (as) onarmış ve tamir etmişti.

إِنَّ أَوَّلَ بَيْتٍ وُضِعَ لِلنَّاسِ لَلَّذِي بِبَكَّةَ مُبَارَكاً وَهُدًى لِلْعَالَمِينَ "Doğrusu insanlar için konulan ilk mâbet, elbette ki Mekke'de bulunan, o çok mübarek ve bütün alemlere hidâyet rehberi olan evdir." (Âl-i İmran: 96) âyet-i kerimesiyle anlatılan Kâbe, Hz. Âdem'in (as) eliyle yapılan yeryüzünde ilk binaydı. İlk peygamberin yaptığı ve Halilurrahmân'ın onardığı bu binadan, evet işte bu binadan O'nun en şerefli evladı Hz. Muhammed Mustafa (sav) sökülüp atılıyor ve altı sene gibi uzun bir süre içinde gelip orayı ziyaret edemiyordu. İşte O'da sıla hasreti ile yanıp kavruluyordu. Önlerine düşüp, ashâbına İslâm'a göre bir tavaf yaptırmak istiyordu. O gün Kâbe, putlarla doluydu. Kâbe'nin etrafında da bir sürü put vardı. O güne kadar Kâbe'yi tavaf edenler, tavaf yerine maskaralık yapıyorlardı. Onların yaptıklarına tavaf denmezdi. Onların Kâbe etrafındaki tavaflarına Kur'ân-ı Kerim "bükâ" ve "tasdiye" diyor (Bkz. Enfâl, 8/35). Islık çalıyor ve ellerini çırpıyorlardı. Bilhassa geceleri, günahkar elbiselerle Kâbe tavaf edilmez diye, kadınlar bütün urbalarını atıyor ve Kâbe'nin çevresinde öyle dolaşıyorlardı.[2] Kadınıyla-erkeğiyle, bir değişik dönemin, değişik esaslarına bağlı olarak, bir değişik tavaftı ki, anlamak, izah etmek çok zordu.

İşte Allah Resûlü, Kâbe nasıl tavaf edilir, umre nasıl yapılır, bunu göstermek istiyordu ve birinci maksadı bu idi. İkinci olarak da gösterecekti ki, Kâbe sadece Mekkelilerin veya Kureyşlilerin değil onlar kadar onda başkalarının da hakkı var. Hele Kâbe'ye şerefini, şanını iade edecek Hz. Muhammed (sav) ve O'nun kudsî cemaatinin herkesten ziyade hakkı vardı. Aslında Kâbe, çoktan minberinden ayrılmış bir mihrab gibiydi. Allah Resûlü, Medine'de kurduğu minberini, mihrabın yanına çekmek istiyordu. Kâbe, bizim ebedlere kadar mihrabımızdır ve başta da Hz. Muhammed'in (sav) mihrabıydı. İçinde putlar olduğu için muvakkaten o, Mescid-i Aksâ'ya dönüp bir süre öyle namaz kılmıştı. Kılmıştı ama, gözleri daima semâdaydı ve Kâbe'den, yüzünü dahi çevirmeye tahammül edememişti. Allah (cc):

قَدْ نَرَى تَقَلُّبَ وَجْهِكَ فِي السَّمَاء فَلَنُوَلِّيَنَّكَ قِبْلَةً تَرْضَاهَا "Yüzünü semâya çevirip durduğunu görüyoruz. Yakında seni, hoşnut olacağın kıbleye çevireceğiz." (Bakara, 2/144) diyor ve O'nu teselli ediyordu. Mescid-i Aksâ'ya doğru namaz kıldığı süre, O'nun için hep hicrân oldu. O hatibin mihrabı, Kâbe; minberi de Medîne idi. Medine yalnızdı. Mihrabın yanına götürülünce, imamın imamlığı tamam olacaktı. Esasen O'nun imamlığı tamdı. Ancak pratikte de böyle olması için; mutlaka Kâbe'nin mü'minlerin, elinde olması lazımdı. Bu kapıyı da ilk defa bir umre ile zorlayacaktı. Onun için; "Hele bir umre yapalım." diyordu. İslâm esaslarına, İslâm düşüncesine, İslâm anlayışına ve İslâm ruhuna göre bir umre... Henüz hac farz kılınmamıştı. Hac, O'nun hayatında ilk ve son bir kere oldu. Evet, Efendimiz, farz olarak hayatında bir defa hac yaptı. Ve Ona Kur'ân-ı Kerim "Hacc-ı Ekber" dedi (Bkz. Tevbe, 9/3). Umreye de "Hacc-ı Asgâr."

Avam halk arasında "Hacc-ı Ekber" Arafat'ın cum'aya rastlamasına denmektedir. Ama aslında böyle bir anlayış daha çok halk kaynaklıdır.Mübarektir, güzeldir Arafat'ın cum'a gününe rastlaması ama, Hacc-ı Ekber, haccın, hac mevsiminde yapılanına; "Hacc-ı asgar" da (küçük hac) umreye denir. Üçüncü olarak da bütün kabilelere kudsîler ordusunu götürüp gösterecekti. Böyle bir birlik geçerken kimsenin burnu kanamayacak, kimsenin bir gülüne dokunulmayacak, kimsenin bağ ve bahçesine girilmeyecek ve çapulculuk yapılmayacaktı. Evet bu ordunun böyle şeylerden uzak olduğu herkese gösterilecekti. Hâlbuki o güne kadar çölden böyle bir güçle geçenler hep çapulculuk yapmışlardı. Onlar ise, sekîne ve itmi'nân ordusu olarak gelip-geçeceklerdi. Bu hac, hac içinde İslâm'ı temsil ve bu temsilin bütün Araplara gösterilmesi, evet bunun te'min edilmesi çok mühimdi. Bu aynı zamanda İslâm'a ait bir mesaj mânâsını da taşıyordu. Zira onları görenler şöyle diyeceklerdi: "Biz yeryüzünde şimdiye kadar böyle insanlar görmedik, olsa olsa bunlar, melek olabilirler."

İşte Efendimiz bu mülâhaza ile yollara dökülmüştü; başka düşüncesi de yoktu. Onun için sahâbe, sadece kılıçlarını almış, bu yolculuğa öyle çıkmışlardı.. Hudeybiye mevkiine kadar da hiçbir engele raslamamışlardı. Hudeybiye'ye gelip ulaşınca, Kureyş'in hazırlıklarından haberdar olan bazı kimseler dediler ki: "Kureyş, bütün güç ve kuvvetiyle size karşı koyacak ve sizi engelleyecek.." Sükûnet ve sekine insanı vuruşmak, çatışmak istemiyordu. Zaten vuruşmak ve çatışmak için de gelmemişti. Karşılaştığı şeyden ötürü fevkalade mahzundu. Zira, Ashâbına verdiği söz vardı: "Size umre yaptıracağım!" demişti. Onlar da, İslâmî ölçüler içinde yapılacak bu yeni ve orijinal umreyi, hem de Allah Resûlü'yle beraber yapmanın müjdesiyle coşmuş ve buraya kadar o duygu ve düşüncelerle gelmişlerdi. O güne kadar yaptıkları, ne hac ne de tavaf.. İslâm esaslarına göre, vahiyden kaynaklanarak sistemleştirilmiş bir umre yapacaklardı.. hem de bunu Allah Resûlü yaptırtacaktı. Böylece, hem onlar hem de herkes umrenin nasıl yapıldığını görüp öğrenecekti.

Allah Resûlü Hudeybiye'de mecbûri duruş yaptı ve sahâbeyi de durdurdu. Ashâbına ve kendisine inananlara; kendi cesaretine, kendi müthiş îmanına rağmen, bunu yapıyordu. Biliyordu ki, Rabb'ine sığınarak bir kavgaya girse yine onları mağlup edecektir. Ancak O bunu yapmayıp bekleyecekti. Engelleme, belirgin hale gelince, ashabıyla biat yenilemesi yaptı. İslâm uğrunda, ölmeye kadar her şeylerini feda etmek üzere biat aldı. Ve işte bu biata, yüce dergahtan hoşnutluk sesi:

"Allah inananlardan, ağaç altında Sana baş eğerek el verirlerken, and olsun ki hoşnud olmuştur. Gönüllerinde olanı da bilmiş, onlara güvenlik vermiş, onlara yakın bir zafer ve ele geçirecekleri bol ganimetler bahşetmiştir. Allah güçlü olandır, Hakîm olandır." (Fetih, 48/18-19).

Andolsun ki, Allah (cc) mü'minlerden razı oldu. -Ki onlar ağaç altında Peygambere biat ettiler. Biatlar üstü bir biat- Onların kalblerinden geçenleri Allah (cc) çok iyi biliyordu ve kalblerinden şu geçiyordu: Allah Resûlü "öl" derse öleceğiz, "kal" derse kalacağız, bize "Yürüyün Kâbe'yi tavaf edin." derse tavaf edeceğiz, "Silahınız yok ama şu çelik orduya kendinizi çarpın derse çarpacağız." duygu yumakları bu olabilir ve daha fazlasını söylemek te bizi aşar.

Bu arada Allah (cc) onlara sekîne inzâl buyurdu.. ve onların bu civanmertliğine mukabil çok yakın bir gelecekte, O da, onlara apaçık bir fetih ihsan va'detti. Evet Cenâb-ı Hak onlara, Kur'ân'da bunu va'dediyordu.

Hudeybiye'de, Allah Resûlü'nün düşündüklerinden sadece bir tanesi olmamıştı. O da bir sene sonra olacaktı ve oldu: Geldiler, İslâmî ölçülere göre Kâbe'yi tavaf edip Hacerü'l-Esved'e yüz sürdüler. Bunun dışında düşünülenlerin hemen hepsi olmuştu. Gösterdiler ve çöl gördü ki, çölün çapulcularından başka, ona emniyet getirecek, orada emniyet ve güveni temsil edecek bir kutsîler ordusu var ki geçtiği her yere emniyet tohumları ekmektedir ve 2-3 sene sonra da bunlar... duygularda yeşerip çimlenecek.

Evet işte, bu görünümü sergileye sergileye ta Medine'den Mekke'ye kadar gelmişler; köye, kasabaya, çadıra hasılı bâdiyede her yere uğramışlar, çeşitli kimselerle görüşmüş ve çeşitli kimselerle karşılaşmışlardı. Bu uğrayıp-görüp geçtiği yerlerdeki insanların hemen hepsi 2-3 sene sonra gelip O'na iltihak edecek ve Kâbe'nin fethi için O'nunla beraber yerin göbeğine doğru sefer yapacaklardı. Keza, Kureyş'le beraber bütün müşrikler de anlamışlardı ki, Kâbe sadece Kureyş'in değil, O'nda bütün insanların hakkı vardır. Hususiyle de, insanlığın iftihar tablosu Hz. Muhammed (sav) ve O'nun cemaatinin...

Aslında Kureyş, böyle bir hakkı Hudeybiye'deki muahedede kabullenmiş ve Allah Resûlü'nün imza attığı kağıda onlar da imza atmışlardı. "Siz de Kâbe'yi ziyaret edebilirsiniz. Bu sene bize ait, gelecek sene size ait. Bundan sonraki yıllarda her sene gelir Kâbe'yi tavaf edersiniz." demişlerdi.[3] Bu aynı zamanda Müslümanların mevcudiyetini kabul etmek demekti. Oysa ki, o güne kadar yapılan propaganda, Mekke ve Kâbe'nin sadece müşriklere ve bilhassa Kureyş'e ait olduğu şeklindeydi.. ve bir ölçüde başkaları da bunu kabullenmiş bulunuyordu.

Herkes, orada müşriklerin göstereceği töre ve sisteme uyardı. Kimse hususi bir merasim icad edemezdi. Oysa ki Hudeybiye'de kabullenilen muahede şartlarına göre, Mekke'ye gelecek ve kendi töreleriyle Kâbe'yi tavaf edeceklerdi. Allah Resûlü, onbinlik bir ordunun karşısında silah olarak sadece kılıcı bulunan 1600 kişi ile böyle bir zafer elde ediyordu.. Kendini herkese kabul ettirme ve kalblerin kapılarını aralama zaferi.

Meselâ Urve İbn Mes'ûd, Süheyl İbn Amr, murahhas olarak oraya kadar gelmiş Allah Resûlü ile görüşmüşler, Ashâbın O'na bağlılıklarına şahit olmuş ve Allah Resûlü'nün davranışlarından, O'ndaki Allah'a (cc) îmanın, O'ndaki mehâfetullah'ın ve O'nun üzerindeki peygamberâne hallerin çok tesirinde kalmışlardı. Derken içlerindeki buzlar erimiş, bakış zaviyeleri başkalaşmıştı. Ve bu insanlar çok yakın bir gelecekte inanıp İslâmiyete girmeye namzet idiler. Hatta, daha o zaman bile Mekke'ye döndüklerinde, oradaki sertlikleri kırmış ve Müslümanların lehine havayı yumuşatmışlardı. Bu arada Müslümanlıktaki yumuşatıcılık ve müşriklerdeki sertlik yer değiştirmelere bile sebep olabiliyordu ve bunun canlı misalleri de vardı.[4] Evet, mütereddit ve mütehayyirler, bir bir Allah Resûlü'nün safına geçiyorlardı. Belki zahiren Hudeybiye, bir geriye dönüştü, ama, pek çok ganimeti olan bir gerilim dönüşüydü. Ayrıca bunun ötesinde Kureyş'ten de emin olunacaktı. Artık arkadan saldırmayacaklardı. Tabiî bu arada bir de pakt teşekkül etmişti: Benî Bekir'le Kureyş, Benî Huzâa ile de Müslümanlar ayrı ayrı birer pakt kurmuşlardı... Ve bunlar, birbirlerine saldırmayacaktı. Bundan dolayı Allah Resûlü, çok seviniyordu. Zira, tam 10 sene çölde, birçok kabileye İslâm'ın sesini, soluğunu duyurabilecekti.



 
< Önceki